5deniz Genel
Afganistan
Afrika Boynuzu
Bangladeş
Filistin
Irak
Kuzey Afrika
Kıbrıs
Körfez Ülkeleri
Lübnan
Mısır
Pakistan
Sudan
Suriye
Suudi Arabistan
Türkiye
Umman
Yemen
İran
Ürdün
İsrail



Din / Laiklik
Emperyalist Stratejiler
Filistin Solu
Kadın Sorunu / Kadın Hareketleri
Kültür/Sanat
Kürt Sorunu
Köylü Hareketleri
Mülteciler Sorunu
Politik İslam
Savaş ve Direniş
Siyonizm
İşçi Hareketleri



5deniz.net
Alain Gresh
Ali Abunimah
Gilbert Achcar
Immanuel Wallerstein
James Petras
Michael Chossudovsky
Tarık Ali


Arap milliyetçiliği, radikalizm ve yeni sömürgeciliğin hayaleti – Feroz Ahmed
- 28 Eylül 2009
Bugün, 28 Eylül 1970’te yaşamını yitiren Cemal Abldül-Nasır’ın ölümünün 39. yıldönümü. Mısır’da iktidara geldiği 1952 yılının ardından, yalnızca Mısır’da değil bütün Arap dünyasında emperyalizme ve işbirlikçi monarşilere karşı yükselen radikal milliyetçilik hareketinin lideri olan Nasır, yükselişi ve düşüşüyle, Ortadoğu’nun siyasi tarihinde dönüm noktaları yarattı. Feroz Ahmed’in 1991’deki I. Körfez Savaşı üzerine aynı yıl Monthly Review için kaleme aldığı bu makale, gerek Nasır siyasetinin, gerekse 20. yy boyunca liberalizm, milliyetçilik ve İslamcılık akımlarının Ortadoğu’daki iniş ve çıkışlarının çözümlendiği referans bir metin niteliğini taşıyor. 5deniz

Körfez’deki krizin başlangıcından yani 2 Ağustos’tan bu yana, bizlere bunun yeni dünya düzeninin ilk krizi oluğu söylendi. “Londra’da 2 Temmuz 1990’daki iki günlük NATO zirvesinde resmen adı konan bu yeni dünya düzeni, Sovyet bloğunun çöküşünün ve Soğuk Savaş’ın bitişinin ardından oluşturulmuştu. Ama Batı için yeni bir başlangıç gibi görünen şey Arap dünyası için bugün hala bir yanılsama.

Araplar -ki bununla çoğu rejimi değil halkları kastediyorum- kendilerini, doksanların değil, 1914-1918 Büyük Savaşı’nın ardından emperyalist güçlerce imal edilmiş bir dünya düzeninin içinde yaşamaya itilmiş buldular. 1920’lerin başında, Ortadoğu’daki hemen hemen her yeni devlet, Britanya ve Fransa’nın o çağın dünya düzenindeki stratejik ihtiyaçlarını karşılamak için oluşturuldu. Mısır gibi tarihsel köklere sahip bir devlet ele geçirildi (gerçi bu kök yalnızca Britanyalı kontrolüne yardımcı olmak amacıyla kurulan monarşisi değildi; bu monarşi Mısır ordusu tarafından 1952’de devrildi). Suriye, Ürdün, Lübnan ve Irak kendi meşruiyetlerini kabul ettirmek için zorlu biçimde mücadele etmek zorunda kaldılar. Aynı zaman zarfında, Kuzey Afrika’nın Arapça konuşulan devletleri sömürgeler olmaya devam ettiler: Fransız himayesindeki Cezayir, Fas ve Tunus ve İtalyanların himayesi altındaki Libya. Ancak İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bağımsızlaştılar. Kuveyt adlı küçük bir toprak parçası, Britanyalı protektorası (himayesi) olarak sömürge yöneyimi altında kalmaya devam etti.

Bu nedenle, yenilmiş Osmanlı imparatorluğundan, -kendi insan ve ekonomik kaynaklarının kontrolünde- bir tür ulusal federasyon içinde kurtulmayı uman Araplar, Britanya ya da Fransa vesayeti altında devletlere parçalanmış halde buldular. Lenin’in diplomasisinde ve Başkan Wilson’un Ocak 1918 tarihli “On dört Maddesi”nde net olarak ifade edilen kendi kaderini tayin vaadi, Britanya ve Fransa için, 1916’da paylaşmaya anlaştıkları Arap toprakları üzerinde doğrudan sömürge yönetimi dayatmalarını daha fazla mümkün olmaktan çıkardı. Bu nedenle, bir öneri ortaya attılar, ki bu şekilde aynı alanlar Uluslar Ligi tarafından, bu toprakların müstakbel öz yönetime hazırlanmakta olduğu masalı altında, “mandaları” olarak onlara devredilecekti. Irak, Filistin ve Eski Ürdün Britanya’nın; Lübnan ve Suriye de Fransa’nın mandası altına girdiler. İronik biçimde, belki de bölgedeki en az gelişmiş devlet ve toplum olan yeni Suudi Arabistan devleti, herhangi bir emperyal gücün mandası altına girmedi; orada petrol henüz keşfedilmemişti.

Araplar doğal olarak bütün planı büyük bir ihanet olarak gördüler. Bu, aynı zamanda Arap halkını anayasal ve parlamenter hükümet altında modern çağa götürmeyi vadeden liberal liderliğin başarısızlığı olarak da görüldü. Bölge, [liberal liderliğin bu vaadinin] yerine, kendini, yabancı güçlerce doğrudan ya da dolaylı olarak kontrol edilen zayıf, itibarsız rejimler tarafından yönetilir buldu.

Bu tersliklere karşı halkçı yanıt, hem İslamcı hem de laik radikal Arap milliyetçiliği biçiminde geldi. Müslüman Kardeşler gibi İslami milliyetçiler, İslam’ın demokrasi, sosyalizm ve milliyetçilik dahil çeşitli ideolojik eğilimlerle uyumlu olduğunu savunarak, modern dünyanın meydan okumasını karşılamak için İslam’ı yeniden yorumlamaya giriştiler; yalnızca laiklik ve komünizm, dinle husumetlerinden dolayı, yeniden yorumlanmış İslam’la uyumlulaştırılamaz olarak görüldü. Irak’taki Baasçılar gibi laik milliyetçiler, aynı zamanda, Mussoli’nin faşizminden sosyalizm ve komünizme kadar, Avrupa çağında mevcut olan geniş bir ideolojiler yelpazesinden ilham aldılar. İslami ve laik her iki milliyetçi eğilim, halklarının kaderleri üzerinde tam egemenlik ve kontrolü yeninden kazanma ortak amacını paylaştılar.

Ne var ki, Arap dünyasının ayrı devletlere bölünmesi, milliyetçileri dış meydan okumanın yanı sıra bir iç meydan okumayla da tanıştırdı. Yeni kurulan ülkelerin yönetici sınıfları, Arapçılık fikrine yalnızca sahte bağlılık göstererek, kendi devletlerine adanmışlığı (tikelciliği) benimsediler. İşi, Faraonik geçmişlerini (Mısır), Babilli geçmişlerini (Irak), Fenikeli geçmişlerini (Lübnan) benimsemeye kadar vardırdılar. Arap dünyasının parçalanması ve tikelci ideolojilerin yükselişi karşısında, milliyetçiler Pan-Arapçı bir pozisyon ifade ettiler. Bir dizi Arap devletini kapsayan tek bir Arap ulusundan söz etmeyi sürdürdüler. Bir Arap’ı en geniş dünyevi terimlerle tanımladılar: ülkemizde yaşayan, dilimizi konuşan, kültürümüzle büyüyen ve şanımızla gurur duyan her kim olursa olsun bizden biridir.” Laik, pan-Arap milliyetçiliğinin önde gelen bir temsilcisi, Sati el-Husri (1880-1968), bölgenin ayrı devletlere bölünmesinin yarattığı sorunları gördü ve şunu önererek olanaksız görünen bir işe girişti:

Arap devletlerinin halkları arasında görünürdeki farklılık arızi ve yüzeyseldir ve yalnızca, her biri, İktidarların at-pazarlıkları ve entrikalarının bir sonucu olarak vücut bulan farklı devletlerin yurttaşları olmaları nedeniyle farklı milliyetlerin üyeleri oldukları varsayımını haklı çıkarmaz… Birkaç Arap halkı vardır ama hepsi bir ulusa, Arap ulusuna mensuptur… Bu halkların her üyesi bir Araptır.

Arap milliyetçiliği, yirminci yüzyılın başından itibaren, İtalyan ve Alman birlik hareketlerinin bir önceki yüzyılda karşı karşıya kaldığı realiteler ve dallanmalardan ziyade, kendini çevreleyen çağdaş uluslararası realitelerin ve dallanmaların bir sonucuydu.

Pan Arap milliyetçiliği bu temel pozisyonu unutmadı ama bölgesel devletler daha güçlendikçe çok az yol kat etti.

İkinci Dünya Savaşı’nın sonu ve bu kez ABD hegemonyası altında olan bir başka dünya düzeninin yaratılması büyük umut yarattı. Ne var ki, yeni umut, Arapların Felaket olarak tanımladıkları şey, yani İsrail’in oluşturulması tarafından dağıtıldı. Hiçbir şey, Arapların zayıflığını, Batı dünyasının onların tam ortasında yabancı bir devlet (Arapların İsrail’i algılayışı) yaratma yeteneğinden daha güçlü bir biçimde ifşa etmedi.

1945’ten sonra yaratılan yeni dünya düzeni bölgeye Soğuk Savaş politikalarını soktu ve Ortadoğu yeni sömürgeciliğin başlıca hedeflerinden bir haline geldi. ABD hükümeti, Sovyetler Birliği’ni askeri ittifaklarla kuşatma çabasında, 1955’te Bağdat Paktı’nı oluşturdu ama yalnızca bir Arap devletini, yani Irak’ı yanına almayı başardı. Savaş sonrası dünya aynı zamanda sömürgelikten çıkarmaya ve Soğuk Savaş’a tepki olarak bağlantısızlar hareketinin doğuşuna da şahit oldu. Bağlantısızlar hareketi, artık, 1952’de Mısır’da iktidara gelen karizmatik Cemal Abdül Nasır’ın başını çektiği radikal Arap milliyetçiliğine yeni bir forum sağladı.

Nasır herhangi bir Batı ittifakına girmeyi reddetti ve Batı’yla ilişkilerdeki başarıları hem Mısır’da hem de bütün bölge çapında büyük heyecan uyandırdı. 1954’te, Britanya askerlerinin 72 yıl süren bir işgalin ardından Süveyş Kanalı’ndan çekilmesini müzakere etti. 1955’te ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles tarafından geri çevrildikten sonra Sovyetler Birliği’nden silah tedarik etti. 1956’da, zulmün ve rezaletin sembolü Anglo-Fransız Süveyş Kanalı Şirketi’ni (Suez Canal Company) ulusallaştırdı. Nasır ayrıca, 1956’da Dünya Bankası tarafından reddedildikten sonra, Mısır’ın geleceğinin sembolü Assuan Barajı için Sovyet finansmanı sağladı. Mısır’ın 1958’de Suriye ile birleşmesi ve Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin oluşturulması, pan-Arap hayallerin başarılmasında yalnızca ilk adım olarak görüldü. Nasır, Arap umutlarının ve özlemlerinin sembolü, Arap ulusunu Batı kontrolünden kurtarmaya muktedir lider durumuna gelmişti.

Batılı politika yapıcıları, kendi toplumunu bağımsız gelişmeye ve daha fazla eşitliğe götürmeye kalkışan, bırakın radikali, milliyetçi özlemlere sahip her lideri kendi hegemonyalarına bir tehdit olarak gördüler. Böylesi insanlarla ilişkilere yönelik Batı politikası, onları yalıtmak ve bir şekilde düşmelerine neden olmak olageldi. İran petrolünü ulusallaştıran muhafazakar başkan Muhammed Musaddık’ın İngiliz MI6 ve CIA tarafından devrilmesi, Ortadoğu’daki bu biçimde ilk başarıydı.* Devrilme stratejisinin hedefi zamanla Nasır haline geldi.

Mevcut gözlem noktamıza göre önem taşıyan şey, radikal milliyetçileri iktidardan uzaklaştırmak için tasarlanan Batılı eylemlerinin radikalizmin ve milliyetçiliğin alevlerini söndürmek bir yana onları harladığıdır. Nasır’ı 1956’da devirmeye yönelik ilk başarısız girişim olan Anglo-Fransız-İsrail ittifakının Mısır’a saldırısı, Arapları keskin biçimde radikalleştirdi. Milliyetçi güçler bölgedeki hemen hemen her Batı-yanlısı rejimi devirmekle tehdit ettiler. Britanya 1958’de Kral Hüseyin’in tahtını kurtarmak için Ürdün’e birlikler göndermek zorunda kaldı. O aynı yıl içinde, ABD deniz kuvvetleri Lübnan’a çıkartma yaptı ve statükoyu ve azınlık Maruni elitin hegemonyasını korumak için bir iç savaşa müdahale etti. Ancak hiç kimse Irak’taki Batı-yanlısı monarşiyi Temmuz 1958 askeri darbesinden kurtaramazdı.

Dahası, böylesi dinamik bir politik iklimde, Kuveyt Şeyhi bile kendini Arap milliyetçiliğine sahte bağlılık gösterir halde buldu. 1961’de, Britanya’yla protektora (hamilik) anlaşmasına son verdi, çünkü yerel duyarlılıkla daha fazla uyum içinde olmazdı, ve Kuveyt’in bağımsızlığını ilan etti. Ne var ki bu, Iraklıların tanımayı reddettiği ve İngiliz birliklerinin korumasına gereksinen bir bağımsızlıktı.

Ertesi yıl, Yemen’de Nasırcı subayların askeri ihtilali, radikalizm tehdidini Suudi Arabistan’ın, Washington’un bölgedeki en değerli ABD bağımlısının, eşiğine taşıdı. Yemen, Batı’nın derin bir biçimde bölgedeki muhafazakar güçlere bağlanmasıyla, Nasır ve Suudiler arasındaki mücadelede sembol haline geldi. Yemen’deki iç savaş 1962’de başladı ve ancak İsrail’in Temmuz 1967’de Mısır’a saldırısıyla sona erdi. Bu beş yıl boyunca Suudiler bölgedeki muhafazakar güçleri seferber ettiler. “İslami köktencilik” olarak bilinen şeyin yükselişini ortaya çıkararak, İslam’ı milliyetçiliğin panzehiri olarak kullandılar.

Mısır’ın Temmuz 1967’deki yenilgisiyle birlikte, Suudi Arabistan ve Ürdün gibi Batı-yanlısı rejimler kendi iktidarlarını ilan ederken, Nasır’ın bölgedeki etkisi keskin biçimde düştü. Suriye ve Irak’taki rejimler, ulusal özerklik mücadelesinde kararlı Baasçı subay ve politikacıların daha azimli ellerine geçti. Muammer Kaddafi 1969’da Libya’da iktidarı ele geçirdi ve ABD’ye muazzam Wheelus havaüssünü terk ettirmek ve bağımsız bir petrol politikası kabul etmek yoluyla derhal Batı’ya meydan okudu. En önemlisi, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün, halkının kendi kaderini tayin hakkı için savaşmaya karar vermiş özerk bir hareket olarak ortaya çıkışı Arap dünyasını canlandırdı. Ancak Nasırcılığın yenilgisi aynı zamanda milliyetçilik ve milliyetçiler açısından da bir yenilgiydi. İşte bu yüzden, Suudilerden bağımsız İslamcı ideolojilerin boşluğu doldurmak üzere ortaya çıkması tesadüf değildir.

1980’lerin başı, bu İslami hareketlerin en yüksek noktasıydı ve kabarış, İran’daki sözde İslam devriminin zayıflamasının ardından geri çekilmeye başladı. Bu demek değil ki, İslamcı üslup Batı karşıtı direnişin diskurundan kayboldu. Tersine, milliyetçilik kendinde ısrar ettikçe, taraftarları İslamcı tarz ve sembolleri onun içine entegre etti. Suriye İslamcılarıyla en sert biçimde çatışmış sıkı (kani) bir laik olan Suriye Cumhurbaşkanı Hafız Esad, bir örnektir. Irak’taki Saddam Hüseyin de öyle. Her iki adam da, laik bir ideolojiye bağlılıklarına rağmen, meşruiyetlerini ve popülaritelerini korumak için İslamcı üslup ve semboller kullandırlar.

Ve bu da beni burada tartışacağımız konuya getiriyor: Körfez’deki kriz. Bir başka Arap devletine müdahale edip onu ilhak ederken çok açık bir biçimde yanlış yaptığı gerçeğine rağmen Saddam Hüseyin’in halk desteğini nasıl açıklayacağız? Hiçbir açıdan Nasır ayarında popüler, karizmatik bir lider değil. Az başarı gösterdi ve rejiminin gaddarlığından dolayı genel olarak kendisinden iğrenildi. Onun bugüne kadarki başarısı, çatışmayı anti-emperyalizm ve zenginle yoksul arasındaki mücadele terimleriyle açıklayabilmesi gerçeğinde yatıyor.

Daha da önemlisi, Arap kitlelerin perspektifinden, Saddam Hüseyin yetmişlerin ortalarında Batı ve Batı destekçisi bir İran Şah’ı tarafından kurulan statükoya meydan okumaya başlamıştı. Şah’ın gücü Irak’ı 1975’te, Irak’ın Körfez’e tek bağlantısı olan Şattül Arap su yolunda aslan payını İran’a veren bir anlaşma imzalamak zorunda bıraktı ve Saddam Hüseyin’in maliyetli ve yıkıcı Irak-İran savaşındaki hedefi 1975 anlaşmasını yırtıp atmak ve Körfez’e engelsiz erişim kazanmaktı. Ne var ki, Kuveyt’in istila edilmesinin, çok daha derin ve uzun süredir var olan tarihsel kökleri vardı. Monarşik ya da cumhuriyetçi, bütün politik görünüşleriyle Irak hükümetlerinin, ancak Britanya bölgede hegemonya sürdürürken korku altında kabul ettiği bir durumu ortadan kaldırmak için tasarlanmıştı. Bölgenin paylaşılmasında, Britanya, kendi stratejik ve ekonomik çıkarlarına hizmet etmesi için Kuveyt’i önce bir pretektora sonra da bir egemen devlet olarak ayırmıştı. Saddam bölgede nefret edilip korkulabilirse de, onun inisiyatifi Araplar arasında genel olarak iltifat alıyordu, çünkü dışarıdan dayatılan bir durumu ortadan kaldırmaya girişiyordu.

Bölgedeki halk Washington’un yanıtını, yine Antika ve çağdışı devletlere dayanan Arap statükosunu korumaya yönelik bir başka Batılı girişimi olarak görüyor. Bu girişim, Sovyet bloğunda meydana gelen, Dünyanın günlük olarak izlediği ve demokrasiye doğru ilerlemeler olarak övdüğü değişimler ile birlikte, uzlaşılması imkansız hale geliyor. Araplar Batı’nın tutumundaki çelişkileri ve çifte standardı çok açık bir biçimde görüyorlar.

Bu yüzyılda [20. yy kastediliyor] Arap dünyasınca maruz kalınan bütün yenilgiler ve düşüşler dikkate alındığında ve görünürde bir sonu da yok, Arap düşüncesinin, özellikle de Filistinliler arasında, bütünüyle demoralize ve umutsuzluk içerisinde olması şaşırtıcı değildir. Saddam Hüseyin, bütün kabadayılığı ve pozuyla, birden, yeni bir düzen (öteki süpergücün, Sovyetler Birliği’nin karşı-ağırlığı olmaksızın karşı konması daha güç olacak yeni bir düzen) kurmakta kararlı görünen Birleşik Devletler’e direnişin sembolü haline geldi.

Saddam Hüseyin’in gücü azaltılmalı. Ama bu, bölgedeki diğer halklar ve Birleşmiş Milletler ile ittifak içindeki kendi halkının görevi olmalı. Irak rejimini devirmek için Birleşik Devletler tarafından sürdürülen bir savaş yalnızca durumu gerginleştirecek ve yıllarca sürecek kargaşalar yaratacak. Arap dünyasında hakim olma fikrini yansıtan, Ürdün’ün Kral Hüseyin’i, Körfez’deki ABD eylemlerinin krizin nedenlerini değil yalnızca semptomlarını tedavi ettiğini doğru bir biçimde gözlemledi.

Şubat 1991

*[Douglas Little’ın Middle East Journal’ın Kış 1990 sayısındaki makalesi, CIA’in, özellikle Suriye’de 1949 boyunca, daha erken başarılar elde etmiş olduğunu ileri sürüyor.]

[Monthly Review’daki İngilizcesinden 5deniz.net (Sendika.Org) tarafından çevrilmiştir]



















Tüm içerik kaynak göstermek koşuluyla izin almadan kullanılabilir. copyLEFT by Sendika.Org